14/12/2008 · Kategori: INKILAP TARIHI

         Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı Devletinin Durumu ve Mondros Ateşkes Antlaşması  (30 Ekim 1918)

         Savaş devam ederken İtilâf Devletleri aralarındaki gizli antlaşmalarla Os- manlı Devleti 'ni paylaşmışlardı. Mondros Ateşkes Antlaşması'da bunların deva- mı olduğundan şartları çok ağırdı. Antlaşmada alınan kararlar kısaca şöyleydi:

1)  İtilâf Devletlerinin boğazlardan serbestçe geçişi sağlanacak ve boğazların , tünellerin , demiryollarının ve haberleşme ağlarının askeri kontrolü İtilâf Devletlerine bırakılacak.

2)  İtilâf Devletlerinin fazla gördüğü Osmanlı askerleri terhis edilecek.

3)  İtilâf Devletleri Osmanlı Devleti 'nin liman ve tersanelerinden yararlanacak.

4)  Osmanlı Devleti 'nin savaş gemileri zincirlenecek.

5)  İtilâf Devletleri güvenliklerini tehlikede gördükleri yerleri işgal edebilecek.

6)  Erzurum , Elazığ , Bitlis , Van , Diyarbakır ve Sivas 'ta karışıklık çıkarsa bölge işgal edilecek.

         Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti fiilen sona ermişti. Boğazların işgaliyle  Anadolu ve Rumeli bağlantısı kopmuştu ; ayrıca 7. ve 24. Maddelere göre ülke-  nin tamamının işgali kabul edilmiş oluyordu.

         Antlaşmadan sonra İngilizler, Fransızlar ,İtalyanlar, Yunanlılar yurdun büyük bir bölümünü işgal ettiler.

              Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919) ve İzmir 'in İşgali

         Savaş sonunda İtilâf Devletleri yenilenlerin durumunu görüşmek üzere Paris'te toplandı. Konferansta Yunanistan sahte belgelerle Anadolu'ya sahip çıktı ve bu İngiltere 'nin işine gelince Yunanistan 'ın İzmir 'i işgaline karar verildi.

         Yunanlılar İzmir'e girmeden "Türkler Rumlar'ı katlediyor." Diyerek Mon- dros Ateşkes antlaşmasına göre haklı hale geldiler ve tüm dünyayı kandırdılar. Yunanlılar'ın İzmir'e girince taşkınlıklar yapması üzerine Kurtuluş Savaşı başladı

         Milli Mücadelede Cemiyetler

         Mondros Ateşkesi 'nden sonra yurtta bir çok cemiyet kuruldu. Bunlar ikiye ayrılır :

         1. Yararlı Cemiyetler :

      Ülkenin kötü durumu bölgesel cemiyetlerin kurulmasına neden oldu. Bu cemiyetler sadece kuruldukları bölgeyi ve çevresini koruyabiliyordu. Bunlara örnek verirsek :

         Edirne ve İstanbul 'da Trakya Paşaeli cemiyeti, İzmir 'de İzmir Müdafaa-i Hukuk cemiyeti, doğuda Doğu Vilayetleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Ayrıca halka yardım etmek amacıyla bir çok cemiyet kurulmuştur.

         2. Zararlı Cemiyetler :

a-) Azınlıkların kurduğu zararlı cemiyetler :

Mavri mira cemiyeti, Rumların Yunanistan 'a yardım için kurduğu bir cemiyettir. Pontus Rum cemiyeti de bu cemiyetin bir kolunu oluşturur. 

b-) Türklerin kurduğu zararlı cemiyetler :

         Padişahlığı geri isteyenlerin kurduğu Teâli İslâm Cemiyeti bu cemiyetlere örnektir. Ayrıca İngiliz sevenler Cemiyeti, İngiliz mandalığı isteyenlerin, padişa- hında yardımlarıyla kurduğu bir cemiyetti. Bu cemiyete, padişah ve Osmanlı Devleti hükümetinden pek çok kişi üyeydi.

         KURTULUŞ SAVAŞI

         Savaş 'tan önce, kurulan yararlı cemiyetler bir çatı altında toplandı. Buna Kuvayı Milliye hareketi denir. Bu birlikler Anadolu'nun işgali, Osmanlı orduları- nın terhis edilmesi ve İstanbul hükümetinin otoritesini kaybetmesi nedenleriyle kuruldu. Birlikler, düşmanın ilerleyişini yavaşlatmış, meclis toplanana kadar askerlik yapmış ve çıkan ayaklanmaları bastırmışlardır. Ancak halktan zorla para topladıkları ve düşmanı tamamen durduramadıkları için kaldırıldılar.

         Atatürk  ülkenin  ancak   Anadolu 'da   yapılacak  bir  örgütlenmeyle 

kurtulabileceğine kesin olarak karar verdikten sonra Samsun 'a gitmek için yola çıktı. 19 Mayıs 1919 'da Samsun 'a çıktı ve faaliyetlerine başladı. Buradan Amasya 'ya geçerek Amasya genelgesini yayınlayan Atatürk Osmanlı Devleti- 'ndeki görevinden de istifa etti.

         Amasya Genelgesi

         Genelge bağımsızlık hareketinin ilk adımı ve Milli mücadelenin başlangıcı olması nedeniyle çok önemlidir. İlk kez bu genelgede hakimiyet halka verilmiştir ve yurdun tümü bağımsızlık kapsamına alınmıştır. Atatürk Anadolu'da bu genel- geyi yayınlarken, Osmanlı padişahı ve hükümeti Atatürk'ü ve yandaşlarını vatan haini ilan etmişlerdi. Fakat halk asıl vatan haininin kim olduğunu biliyordu. Bu genelgede alınan kararların başlıcaları şunlardır :

1)   Vatanın bütünlüğü ve bağımsızlık tehlikededir.

2)   Osmanlı hükümeti iyi çalışmamakta ve milleti iyi temsil edememektedir.

3)   Milletin geleceğini yine milletin azim ve kararı belirleyecektir.

4)   Bağımsızlığın sağlanması için bir heyetin toplanması lazımdır. Bu heyet için illerden üç kişinin Sivas 'a yollanması gerekmektedir.

         Erzurum Kongresi ( 23 Temmuz - 6 Ağustos 1919 )

         Kongre halk arasında birliği koruyarak, azınlıkların çalışmalarını etkisizleş- tirmek için toplandı. Burada Amasya genelgesinde alınan kararlar tekrar gözden geçirilerek herkesin görüşü alındı. Bu arada İstanbul hükümeti hâlâ İngiltere'nin himayesine girmek istiyordu. Kongre toplanış yönünden bölgesel , kararları yönünden ise ulusal bir kongredir. Kapitülasyonlara ilk kez burada karşı çıkılmış ve yeni bir devlet kurma fikri ilk kez burada ortaya atılmıştır. Ayrıca kongrede alınan kararların uygulanabilmesi için bir temsil heyeti oluşturuldu.

         Sivas Kongresi ( 4 - 11 Eylül 1919 )

         Erzurum'dan sonra Sivas 'ta da bir kongre toplandı. Bu kongrede, Erzurum kongresinde alınan kararlar halka mal edildi ve başka bir ülkenin himayesine girmek kesin olarak reddedildi. Temsil heyetinin artık bütün milleti temsil edeceğine karar verildi. Osmanlı hükümeti bu kongrenin toplanmasına karşı çıktı fakat kongreyi dağıtacak gücünün olmaması nedeniyle bir şey yapamadı ve İngiltere'den yardım istedi. İngiltere bu kongreyi küçük bir ayaklanma olarak gördü ve önemsemeyip yardım etmedi.

         Bu sırada Osmanlı Devleti 'nde hükümet değişikliği oldu. Yeni kurulan Ali Rıza Paşa hükümeti ve temsil heyeti arasında Amasya 'da bir görüşme oldu. Gö- rüşme sonucunda ilk kez bir İstanbul hükümeti milli mücadeleyi kabul etmiş oldu.

         Misak-ı  Milli

         Atatürk 'ün Misak-ı Millide yayınladığı kararlar şöyledir :

·     Çoğunluğu Türk olan topraklar vatanın bölünmez bir bütünüdür.

·     Boğazların güvenliği sağlanırsa , o bölge dünya ticaretine açılabilir.

·     Azınlıklara önceden tanınmış olan fazla haklar kaldırılmalıdır.

·     Kapitülasyonlar hiçbir şekilde kabul edilmez.

         Bu kararlar sonrasında İtilâf Devletleri 16 Mart 1921 'de İstanbul 'u işgal ettiler. Osmanlı Devleti ve hükümeti de olanları seyretti ve hatta İtilâf Devletleri 'ni destekledi. Halk çeşitli protestolarla, İtilâf Devletleri'nin subaylarının tutuklanmasıyla ve bunun gibi daha bir çok şekilde işgale tepki gösterdi.

         T.B.M.M. 'nin Açılması ( 23 Nisan 1920 )

         Mustafa Kemal 'in 16 Mart 1921 'de yayınladığı bildirge ile yeni seçimler yapıldı. Seçimler sonunda, Mustafa Kemal'in ilkeleri doğrultusunda , yeni meclis dolayısıyla yeni devlet kurulmuş oldu. Meclisin açılmasının ikinci gününde Mustafa Kemal bir önerge yayınladı. Buna göre :

1)   T.B.M.M. en üstün güçtür ve yasama , yürütme erklerine sahiptir.

2)   Hükümet kurmak mecburidir, meclis başkanı aynı zamanda hükümet başkanı olacaktır.

      Bu mecliste farklı düşüncelerin oluşu , meclisin en üstün güç oluşu ve sürekli oluşu meclis için büyük avantaj oluşturmuştur.   

      T.B.M.M. 'ye Karşı Yapılan İsyanlar

      Anadolu 'nun işgalinin devlet otoritesini zayıflatması, halkın devletten daha güçlü olmasına neden oldu. İstanbul hükümeti , İngilizlerin ve Yunanlıların da baskısıyla bizzat isyanlar çıkardığı gibi çıkan isyanları da destekledi. Ayrıca Kuvayı Milliye birliklerinin halka kötü davranması, halkın ayaklanmasına neden oldu. Bunların sonucunda ülkenin her yerinde bir çok isyanlar çıktı.

      İsyanlar sonunda meclisin yıpranmasına rağmen devlet otoritesi korundu. İtilâf Devletleri ile Osmanlı hükümetinin meclisi yıkma çabaları sonuçsuz kaldı.

      Sevr Barış Antlaşması ( 10 Ağustos 1920 )

      Bu antlaşmanın asıl sebebi , İtilâf Devletleri 'nin kendi aralarında Osmanlı Devleti 'ni paylaşma konusunda çıkan anlaşmazlıktır. İtilâf Devletleri  Antlaşma-yı Osmanlı Devleti 'ne gönderdiklerinde hiç bir itiraz kabul etmeyeceklerdi, zaten Osmanlı padişahının veya hükümetin itiraz etmeye niyetleri yoktu. İşgalciler antlaşmayı bir an önce yapabilmek için Yunanistan'ı destekledi. Yunanlı askerler yurdun içlerine kadar rahatça girdi.

      Damat Ferit başkanlığındaki bir heyet bu antlaşmayı imzaladı. T.B.M.M. Sevr antlaşmasını  kabul etmediğini ve kabul edenleri vatan haini ilan ettiğini açıkladı. Çünkü bu antlaşma tamamen bağımsızlığı ve vatanın bütünlüğünü engelliyordu ve devleti bir sömürge devleti durumuna düşürüyordu.

      Düzenli Orduya Geçiş

      Mondros 'tan sonra Osmanlı orduları terhis edilmişti. Kurulan kuvvetler düşmanı ancak yavaşlatabiliyordu. Batı cephesine getirilen İsmet Paşa 1920 'de düzenli orduya geçişi başlattı. İsyanların da bastırılmasından sonra batıda tama- men düzenli orduya geçilmiş oldu. T.B.M.M. işgallerden kurtulmak için üç cephede savaşmıştır :

      1-) Doğu Cephesi : 

      Birinci Dünya Savaşı'nda Ermeniler'e vaat edilen doğudaki Ermeni devleti fikri Ermeni hareketlerini hızlandırdı. Ermenilerin Oltu'yu işgal etmeleriyle , Türk birlikleri savaş ilan etti. 3 Aralık 1920 'de Ermeniler zor durumda kaldı ve barış istedi. İmzalanan Gümrü Antlaşması sonunda Sarıkamış, Kars ve Gümrü geri alındı. Bu antlaşma T.B.M.M.'nin ilk askeri ve siyasi başarısı olduğundan çok önemlidir. Ayrıca bu antlaşmayla Sevr 'in geçersiz olduğu herkese gösterildi ve bölgedeki askerler batı cephesine gönderildi.

      2-) Güney Cephesi :

      İngilizler Mondros Antlaşmasına dayanarak Güney Doğu Anadolu 'yu önce işgal edip sonra Fransızlara bıraktılar. Fransızlar bu bölgedeki Ermenileri Türklere karşı kışkırttı. Fakat yerli halkın Fransızlara ve Ermenilere karşı kahramanca savaşı yabancı askerleri zorladı.12 Şubatta Maraş, 10 Nisanda Urfa ,20 Ekimde Adana, Fransızları  yurttan attı. Bu başarılar Fransızların tutumunun yumuşamasını ve işgal ettikleri yerleri terk etmelerini sağladı.

      Antalya ve çevresinde bulunan İtalyanlar ile ciddi bir mücadele olmadı. Fransa'nın yenildiğini gören İtalyanlar, korkup yurdu terk etti. Güney cephesin- deki birliklerinde batıya gönderilmesiyle Batı Cephesi güçlenmiştir.

      3-) Batı Cephesi :

      En uzun ve en kanlı savaşlar, bu cephededir. Cephedeki savaşlar :

      1. İNÖNÜ  SAVAŞI  ve  SONUÇLARI  ( 6-11 Ocak 1921 )

      Sevr 'den  önce Eskişehir'e kadar gelen Yunanistan, Anadolu demiryolları- nın bu önemli noktasını ele geçirmek ve güçlerini ispat etmek istiyordu. Fakat Türklerin gücü hem Yunanlıları püskürttü, hem de bölgedeki ayaklanmaları bastırdı. Savaş sonunda Yunanistan ilk kez geri çekildi, halkın Meclise güveni arttı ve İtilâf Devletleri  paniğe kapıldı.

      LONDRA KONFERANSI  ( 23 Şubat 1921 )

      Türkiye'nin başarıları İtilâf Devletleri'ni, Sevr Barışını gözden geçirmeye yöneltti. Amaçları antlaşmada çok az değişiklik yapıp dünya kamuoyunu kandırmaktı.T.B.M.M.  bu konferansa katılmazsa , İtilâf Devletleri meclisin savaş taraftarı olduğunu söyleyeceklerdi. T.B.M.M. bu konferansa  Misak-ı Milli 'yi kabul ettirmek için katılıyordu.

      Konferansta İstanbul Hükümeti'nin temsilcisi Tevfik Paşa'nın sözü, mille- tin asıl temsilcileri olarak ifade ettiği T.B.M.M. temsilcilerine vermesi İtilâf Devletleri 'nin plânlarını bozmuş oldu. Konferansın sonunda İtilâf Devletleri arasındaki anlaşmazlıklar belirginleşti ve İtilâf Devletleri  T.B.M.M. 'ni resmen tanıdılar.

      MOSKOVA ANTLAŞMASI  ( 16 Mart 1921 )

      Rusya'da çıkan ihtilâl ile değişen yönetim ve İtilâf Devletleri'nin izlediği politikalar Sovyet Rusya ve T.B.M.M. 'ni  birbirine yakınlaştırdı. Sovyet Rusya bu yakınlaşma ile kendine bir tampon bölge kurmak ve Boğazlar açısından kendini güvene almak istiyordu.T.B.M.M. ise Sovyetlerden savaş araçları ve asker gücü desteği istiyordu. T.B.M.M.'nin kazandığı başarılar Sovyet Rusya-'nın tereddütlerini ortadan kaldırdı ve antlaşma imzalandı. Antlaşmaya göre :

·     Taraflardan birinin imzalamadığı bir antlaşmayı diğeri de kabul etmeyecekti. Yani Sovyet Rusya, Sevr Barışını kabul etmediğini resmen açıkladı.

·     Osmanlı Devleti ile Rusya arasındaki eski antlaşmalar geçersiz sayılacaktı.

·     Sovyet Rusya Misak-ı Milli 'yi kabul edip Kapitülasyonları geçersiz sayacaktı.

      Bu antlaşmayla ilk kez bir batılı devlet, Misak-ı Milli 'yi kabul etmiş oluyordu. Bu antlaşmadan sonra ayrıca, Misak-ı Milli'yi ilk kabul etmiş olan Afganistan ile dostluk antlaşması yapıldı, İstiklal Marşı ve Teşkilat-ı Esasiye   ( ilk T.B.M.M. Anayasası )kabul edildi.

      2. İNÖNÜ SAVAŞI  ( 23 - 31 Mart 1921 )

      Yunanlılar Eskişehir'i alıp İtilâf Devletleri'nin desteğine layık olduğunu                                   ispatlamak istiyordu. Fakat başarılı olamadı ve geri çekilmek zorunda kaldı, geri çekilirken de büyük kayıplar verdi. Mustafa Kemal Eskişehir-Kütahya savaşlarından sonra Türk ordusunu Sakarya 'nın doğusuna çekti. Gelişmeler ülkede büyük üzüntüye neden oldu, bazıları devlet merkezinin Kayseri 'ye taşınmasını istedi fakat meclis bunu kabul etmedi. Mustafa Kemal 5 Ağustos 1921 'de üç aylık süre ile başkomutan seçildi.

      Tekâlif - i  Milliye Kararları

Bu kararlar orduyu her yönüyle güçlendirmek amacıyla kabul edilmiştir.Bunlar: 

·     Kararların yerine getirilebilmesi için her ilde bir komisyon kurulacak.

·     40 yaşına kadar olan erkekler askere alınacak.

·     Erkek giyim eşyalarının, yiyeceğin, akaryakıtın ve haberleşme araçlarının %40 'ına el konacak.

·     Özel araçlar devlet adına kullanılacak.

      Sakarya Meydan Savaşı ( 23 Ağustos - 13 Eylül 1921 )

      Kütahya-Eskişehir savaşlarının ardından Yunanistan İngiltere'ninde  deste- ğini alıp Türk ordusunu tamamen ortadan kaldırmak istiyordu. Yunanlılar 23 Eylül 'de Türk mevzilerine girdiler. Fakat Türk ordusu 13 Eylül 'de düşmanı Sakarya doğusuna attı. Savaş sonunda düşmanın taarruz gücü kırıldı.Fransa ile İtalya, Yunanistan'dan desteğini çekti ve Türkiye ile bir an önce barış yapmak istediğini belirtti, İngiltere ile yapılan antlaşma sonucu Malta'daki esirler serbest bırakıldı.

      Kars Antlaşması

      Rusya'nın arabuluculuğu ile 13 Ekim 1921'de Ermenistan, Gürcistan ve Azarbeycan ile bir dostluk antlaşması yapıldı. Bu antlaşmada bugünkü doğu sınırımız yaklaşık olarak çizilmiş oldu.

      Ankara Antlaşması

      Fransa 'nın topraklarımızı terk etmesinden sonra yapıldı. Antlaşmada Türkiye-Suriye sınırı çizilmiş oldu , Fransa Misak-ı Milliyi kabul etmiş oldu.

      Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi

      Mecliste , bir grup hemen saldırıya geçilmesini istiyordu , Mustafa Kemal ise ordunun savaşa hazır olmadığını düşünüyordu. İngilizler ise bu ordunun bir taarruz yapamayacağını söylüyordu. Mustafa Kemal, Haziran 1922'de saldı- rı kararı aldı ve 26 Ağustosta saldırı başladı. Buna dayanamayan düşman geri çekildi ve ağır bir darbe ile bozguna uğradı.

      Mudanya Ateşkes Antlaşması

      Türk ordularının Trakya'ya yönelmesi İtilâf Devletlerini endişe- lendirdi. Fakat dünyanın yeni bir savaş istememesi tarafları yeni bir antlaşma yapmaya sevketti. Mudanya'da yapılan görüşmelere İtalya, İngiltere, Fransa ve Türkiye katıldı. Antlaşmada Trakya'nın on beş gün içinde boşaltılması, kesin barışa kadar bölgede Türk askeri bulundurulması, boğazların idaresinin Türkiye'ye bırakılması ve kesin barıştan sonra İstanbul'daki İngiliz güçlerinin geri çekilmesi konuları karara bağlandı. Antlaşma ile Türkiye'nin savaş dönemi bitti, Trakya savaş yapılmadan kurtarıldı, boğazların idaresi Türklere verildi. Osmanlı devleti hukuken sona erdi.

      Lozan Barış Antlaşması

      Görüşmelere 20 Kasım 1922 de Lozan'da başlandı. Burada  kapitülasyon- ların kaldırılması, Osmanlı dış borçları ile Irak sınırının belirlenmesinde ilerleme sağlanamayınca görüşmeler kesildi. 23 Nisan 1923 de tekrar başlayan görüşmeler sırasında İtilâf Devletleri biraz daha yumuşak davrandı. 24 Temmuz 1923 de kesin barış sağlandı.

a)    Yunanistan sınırı Mudanya'da belirlenen şekli ile kalacak.

b)    Irak sınırı İngiltere ile yapılan bir antlaşma ile belli olacak.

c)    Kapitülasyonlar tamamen kaldırılacak.

d)    Yunanistan Karaağaç'ı Türkiye'ye verecek.

e)    Boğazlar askerden arındırılacak, geçişlerin kontrolü için Türkiye başkan- lığında bir komisyon kurulacak.

f)     Dış borçlar, Osmanlı Devletinden bağımsızlığını ilan eden devletlerle Türkiye arasında paylaştırılacak.

g)    İtalya, elindeki Ege adaları üzerindeki egemenliğini sürdürecek.

h)    Azınlıkların elindeki ayrıcalıklar alınacak.

i)      Antlaşma onaylandıktan altı hafta sonra, İtilâf Devletleri İstanbul'u boşaltacak.

      Bu antlaşma ile Misak-ı Milli tüm dünya tarafından kabul edildi ve Türkiye diğer devletlerle eşit haklara sahip oldu. Antlaşma sonunda Boğazlar ile ilgili kararlar milli hakimiyet ve bağımsızlığı sınırladı. Osmanlı Devleti 'de tarih oldu.    

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

12/12/2008 · Kategori: INKILAP TARIHI

TÜRK İNKILÂBI

    

TÜRK İNKILÂBINI HAZIRLAYAN SEBEPLER

Türk İnkılâbı, Klasik Devrimlerden bir çok açıdan farklı olmakla birlikte, Kurtuluş Savaşı’nı da kapsayan son derece büyük ve geniş bir toplumsal değişim hareketidir. Şimdi soru şu olmalı: Neden Türk toplumu kapsamlı bir inkılâba/devrime ihtiyaç duymuştur? Bu sorunun cevabını ancak geçmişe dönüp, yapacağımız objektif incelemelerle ortaya koyabiliriz. Zira bu toplumun böyle büyük bir değişim hareketine girişmesine neden olan olaylar, davranışlar ve olgular dizisi oldukça uzun bir zaman dilimine yayılmıştır. Bu süreci de zaman, coğrafya ve toplumsal değişmeler/gelişmeler vs. gibi yönlerden oluşan birer küme halinde üç grupta ele alabiliriz: Bunları Osmanlı’nın son dönemlerinde Türk İnkılâbını hazırlayan sebepler; Batı’daki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerin inkılâba etkileri ve devletlerarası ilişkilerin inkılâba zemin hazırlayan yönleri şeklinde değerlendirmemiz ileride doğması muhtemel karışıklıkları önleyecektir. Sonuçta bu kümelerin hepsinin toplamı, doğrudan ya da dolaylı, uzak ya da yakın Türk İnkılâbı’nın sebeplerinin tümünü oluşturacaktır. İlk ele alacağımız konu şüphesiz Osmanlı olacaktır. Çünkü söze başlarken sorduğumuz soruya vereceğimiz cevabın önemli bir kısmı Osmanlı’nın devlet ve toplum hayatında yatmaktadır.

 

1. PAKET-DOĞU/İçeriden Bakış

(Osmanlı’nın Son Dönemlerinde Türk İnkılâbı’nı Hazırlayan Sebepler)

    

Bir Genelleme

13. yy’ın sonu ve 14. yy’ın başlarını kapsayan süreç içerisinde kurulan Osmanlı Devleti, 15. yy’ın sonuna doğru tüm Orta Doğu ile Kuzey Afrika, Anadolu, Balkanlar ve Doğu Avrupa’nın büyük bir bölümünü egemenlik altına alacak boyutlara ulaştı. Bu döneme kadar kurulan Türk devletleri içerisinde en uzun ömürlüsü olan ve yaklaşık 600 yıl varlığını sürdüren Osmanlı Devleti’nin  dünya tarihinde ayrı bir yeri ve önemi vardır.

Devletin kurucuları ve yöneticiler, onu, bir uç beyliğinden merkezileşmiş bir hanedanlık devleti seviyesine çıkarmayı; İskender’in Makedonya, Sezar’ın Roma İmparatorluklarının gerçekleştirdiklerinin çok ötesinde, Doğu ile Batı’yı, Hıristiyanlık ile Müslümanlığı, eski ile yeniyi birleştirmeyi, aynı pota içinde eritmeyi ve kaynaştırmayı belirli bir süre de olsa başarmışlardır. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti, dünyanın global bir nitelik almaya başladığı böyle bir dönemde, bu gelişmelere katkısı olan en önemli siyasal  teşekküllerden biridir[1].

Küçük bir uç beyliği iken bulunduğu coğrafyanın stratejik durumundan ve gerek Rumeli ile Balkanların gerekse Anadolu’nun siyasi bölünmüşlüğünden en elverişli şekilde istifade eden Osmanlı Devleti, kendi iç dinamiklerine dayanarak kuruluşundan yaklaşık olarak 400 yıl sonra, en geniş sınırlarına ulaşmış ve üç kıtaya yayılmış bulunan büyük toprakları kapsamıştı[2]. Bu devletin süratle gelişmesi; devletçe uygulanan bilinçli bir politika; disiplinli ve güçlü bir askeri teşkilat; idari siyasetteki incelik; adilane davranış; tamamen taassuptan uzak, hoş görülü bir dini anlayıştan ziyade İlber Ortaylı’nın deyimiyle yüzyılların değer birikimi ile ortaya çıkmış olan ve biraz da eski Türk devletlerinden gelen, Osmanlının çok renkliliği içinde kendini gösteren, birlikte yaşama alışkanlığı; gibi politik ve daha çok manevi sebeplerle olmuştur. Osmanlı Devleti’nin gelişmesi, yeni toprak kazançları elde etmesi gelişi güzel ve maceracı bir şekilde değil, bir program altında ve bilinçli bir yolda gerçekleşmiştir. Uygulanan toprak rejimi ve vakıfların kuruluşu, şehir ve kasabalarda ilmi ve sosyal müesseselerin kurulmuş olması, yalnız halkın değil, Osmanlı Devlet düzeninin de sağlam temellere dayanmasını mümkün kılmıştır[3]. Bununla birlikte İstanbul’un fethi ile uygarlık kuşağının en geniş bölgesinde yer alan ve tarihin oluşturduğu siyasal ve kültürel boşluk üzerinde kurulan Osmanlı Devleti dünyanın güç merkezi durumuna gelmiştir. Bu durum, Fatih’in zekası ile birleşince, sonuçta “milletler sistemi” kavramı ortaya çıkmıştır[4]. Artık Osmanlı İmparatorluğu Türk Devleti olduğu kadar azınlıkların da devletidir. Bu, ayrı bir devlet ve toplum sistemidir[5]. Zaten İstanbul’un fethiyle birlikte Ortodoks kilisesi ve Avrupa’nın baskısına maruz kalan çok sayıda Yahudi, Osmanlı ülkesine gelerek Müslüman Türk toplumunun hükümranlığı altına girmeye başlamışlardı. Hıristiyan ve öteki dinlerden topluluklar insanlık tarihinde ilk defa kendi iradeleri ile birleşmişler, bütünleşmişler ve kaynaşmışlardır. Böyle bir yönetim, özellikle o dönem Avrupasının çok uluslu devletlerinde görülmemektedir[6].

Özetlemek gerekirse, Bizans İmparatorluğu kendisinden önceki İon, Grek ve Roma medeniyetleri üzerine kurulmuştu. Selçuklular daha evvelki Türk, Acem ve Türk-İslam karışımı bir uygarlık yaratmışlardı. Osmanlı Devleti ise; batısında Bizans, doğusunda Selçukluların bıraktıkları geniş coğrafi boşluğun tam ortasında kurulmuştu ve ortaya çıkan boşluğu her açıdan doldurmak durumundaydı. Diğer bir ifade ile; uygarlığın merkezinde bulunan Osmanlı Devleti, merkezden çevreye doğru genişlemenin tüm avantajlarına sahip idi. Bu avantaj onu, bağımsız küçük bir siyasal konumdan güçlü; kapsamlı ve merkezi bir imparatorluğa yükseltmiştir[7]. Üstelik Osmanlı İmparatorluğu dediğimiz bu yapı, gerek siyasi gerekse sosyal, kültürel, askeri ve coğrafi -ki özellikle bu açıdan Osmanlı kuruluşunda Anadolu’dan daha çok Rumeli’de genişleyecek hatta örgütlenmesinde de teşkilatlanmasında da, Rumeli’ye öncelik tanıyacaktır- açıdan aslında Doğulu olduğu kadar, belki de daha fazla Batılıdır, Avrupalıdır[8]. İstanbul merkezli bu imparatorluk devlet yapısıyla, toplum hayatıyla, siyasetiyle, politikasıyla, tüm kendisine özgü özellikleriyle Üçüncü Roma İmparatorluğu’dur, Müslüman Roma İmparatorluğu’dur[9].

Osmanlı Devleti’nin başında, varlığını sürdürdüğü yaklaşık 600 yıl boyunca Han, Hünkâr, Sultan, Padişah ve Halife gibi ünvanların bazen bir kaçını birden taşıyan 36 kişi bulunmuştur. Bunların hepsi Osmanlı hanedanından kişilerdir[10]. Osmanlı Devleti’nde bütün yetkiler devletin başında bulunan hükümdarda toplanmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in halife ünvanını almasından itibaren padişahlar, hem dünyevî hem de uhrevî (ahirete ait) yetkileri kendi bünyelerinde birleştirmişlerdir. Osmanlı hükümdarı dünyevî yetkileri ile sultan, ruhani yetkileri ile halifedir. Halife-Sultan olarak bütün devlet yetkilerinin temsilcisidir. Devlet, hükümdardan ayrı bir hukukî varlık ve şahsiyete sahip değildir[11]. Devletin kuruluş sürecinin başlangıcında hanedanın bütün erkek kuşağı, kendiliğinden tahttın yasal hak sahibidir. Bununla beraber en yaşlı üye devletin başına adaydır. Osman Bey’le bu uygulama son bulmuş ve hükümdarlık için şehzadelerin rekabeti ön plana çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in “ulemanın çoğunluğunun” uygun bulmasıyla “devletin iyiliği için” koyduğu ünlü kardeş katli kanunu, bu anlayışın yerleşmesinin sonucudur. İlerleyen süreçte kardeş katlinin yerine, şehzadelerin sarayın kafes denilen bölümlerinde pasifize edilmeleri gibi bir uygulama, daha sonra ki süreçte ise, I. Ahmed’in 1617’deki ölümünden itibaren, yeniden hanedanın en yaşlısının  padişah olması söz konusu olacaktır[12].

Din ve kanunla iyiden iyiye bağlı alanlarda, sultan, sınırlı da olsa, gerçek bir iktidara sahiptir. Dinsel bir nitelik taşır; halife olarak, Vezir-i azam Lütfî Paşa’nın deyimiyle “zamanının imâmı”dır. Durum böyle olmakla birlikte padişahın şeriat alanında en ufak bir yetkisi yoktur. Ne yeni bir şey koyabilir bu konuda, ne değiştirebilir, onu. Şeriatı yorumlamak bile elinde değildir; bu, hukukçu müftilerin işidir, yalnız; sultan onları atar ve görevden alır, ancak yerlerine geçemez. Buna karşılık, Orta Asya’dan gelen Türk Devlet  anlayışı ve İslam hukuk geleneğinin en liberal akımları -özellikle Hanefiler- dinden bağımsız bir yasamada bulunmak, kanun yayımlamak olanağını sağlayan bir önerme hakkı (örf) tanıyorlardı hükümdara. Ne var ki, bu kanun, kamu hukuku, idare, maliye, ceza hukuku sorunlarıyla yetinmek zorunda olup şeriatın yerini alamaz; ancak, onun zıddına gitmeden kimi boşluklarını doldurur. Osmanlılar, devletlerinin oluşumundaki somut koşulların gereği olarak -belki de mirasçısı oldukları Orta Asya geleneğinin sonucu- hükümdarın bu hakkını alabildiğine geliştirdiler. Böylece Osmanlı padişahları Sultan-ı Örf denilen bu kanun yapma hakkını yoğun bir yasama faaliyeti şeklinde kullandılar[13].

Devlet yönetiminde hükümdarın baş yardımcısı, vezir-i azam/sadr-ı azam denilen baş vezirdi. Vezir-i azam, hükümdar adına bütün yetkileri kullanırdı, onun genel vekili idi. Sadrazam, bütün devlet işlerinden sorumlu idi.

Devlet işlerinin görülmesinde, hükümdara yardımcı olmak üzere bakanlar kurulu tipinde Divan-ı Hümayun adlı bir organ da bulunmaktaydı. Divan-ı Hümayun, devletin siyasi, idarî, mali ve askeri işlerinin görüşüldüğü, inceleme ve müzakere olunduğu en yüksek devlet kuruluşu idi. Bu organ aynı zaman da bir yargı kurumu olarak da hizmet görmekteydi. Ancak padişah, elinde bulundurduğu devlet gücü nedeni ile Divan-ı Hümayun’un kararlarına uyup uymamakta serbestti. Zaten Osmanlı Devleti’nin yönetim şekli 1876 yılına kadar mutlak monarşi/mutlakiyet şeklinde olacaktır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti meşrutiyet dediğimiz parlamenter monarşi ile yönetilecektir[14].

Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında kadı-asker(kazasker) denilen devlet görevlileri hukuk sorunlarına bakıyor ve kendi bölgelerine bağlı kadılarla, müderris(medrese hocası)lerin atamalarını gerçekleştiriyorlardı. Maaşlarıyla sultanın lütuflarından başka, askerlerin ve devlet görevlilerinin bıraktıkları miras üzerinde bir hakları vardı. Bu kadı-askerler, 16. yy’ın ortalarından başlayarak, bir başka din görevlisi, İstanbul müftisince çaptan düşürülmüşler; aynı zamanda şeyhülislam olarak da atanan bu müfti, ulemanın gerçek başı ve imparatorluğun önde gelen din otoritesi olup çıkacaktır.

Müftilerin rolü ve ayrıcalığı, hukuk sorunları hakkında görüş bildirmek ve özellikle bir siyasal kararın şeriata uygunluk derecesini takdir etmekti. Bu sıfatla 15. yy’dan başlayarak, başkentteki kimi hukukçular büyük bir saygınlık ve nüfuz kazanabildiler; ne var ki, onların sadece düşünsel ve manevi otoritelerinden ileri geliyordu bunlar: Devlet örgütünün içinde olmayıp (Divan-ı Hümayun’a katılmıyorlardı), tersine bağımsızlılarını koruyorlardı onun karşısında, bunun gibi, dinsel hiyerarşiye de girmiyorlardı. Ulema hiyerarşisinde tepeye tırmanan İstanbul müftisi, Şeyhülislam  olarak, divanın dışında kalmış olsa da, bütün önemli dinsel atamalar, kadı ve müderris atamaları kendi egemenliğine geçti ve artık büyük siyasal kararlar sistemli olarak onun onaylamasına tabi oldu[15]. Padişah tarafından tayin olunan gerektiğinde de görevinden uzaklaştırılan, ulemanın başkanı Şeyhülislam şeriatın bekçisi durumunda idi[16] ve padişah kendi icraatları için ondan dinsel kefalet bekliyordu. Buna karşılık, müfti, sultana karşı kafa tutabilecek, hatta tahttan indirilmesine izin çıkaran fetva verecek denli kendisini güçlü hissettiğinde, silah hükümdara karşı çevrilebiliyordu[17]. Şeyhülislamlar 19. yy’ın ortalarından sonra kabine azası olmuşlar ve bu hal imparatorluğun sonuna kadar devam etmiştir[18].

Maliye işlerinin defterdarlık adlı makam tarafından yürütüldüğü Osmanlı Devleti’nde idari teşkilat, askeri zorunlulukların etkisi ile kendisine özgü bir yapıya ve toprak düzenine dayanmakta idi. Osmanlı ülkesi idari bakımdan eyaletlere ayrılmıştı. Eyalet denilen beylerbeyinin mıntıkası sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar ise köylere bölünmüştü. Sancak beyleri idari, askeri ve güvenlik işlerinden sorumlu idiler. Kazalarda kadılar, hakimlik görevi yaparken, subaşıları güvenliği sağlar; alaybeyleri  de askeri işlerle ilgilenirdi.

Osmanlı Devleti’nin toprak düzeni başlıca miri arazi(devlet arazisi), vakıf(geliri herhangi bir vakıfa ya da bir kuruma ait olan arazi) ve mülk(şahıs malı) olmak üzere ayrılırdı. Miri arazinin en büyüğüne has, ortancasına zeamet ve en küçüğüne tımar denirdi. Bu ayrım arazinin büyüklüğüne ve dolayısıyla gelirine göre ayarlanmıştı. Miri arazinin kuru mülkiyeti devlete, işletmesi üzerinde yaşayanlara aitti. Osmanlı Devleti’nin tebaası/yönetimi altında bulunanlar bu araziyi ekip biçer, buna karşılık vergi olarak mahsulün belli bir kısmını has, zeamet ya da tımar sahibine öderdi. Geliri oranında asker beslemekle ve onların ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olan tımar sahipleri kendi alanlarının güvenlik ve asayişini sağlamakla da yükümlü idiler. Böylece devlet zahmetsiz bir şekilde tımarlı sipahiler denilen önemli bir askeri gücü finanse etmekte, bunun yanı sıra hem düzenli vergi tahsilini hem de bölge güvenliklerini gerçekleştirmekte idi[19].

Tarım ekonomisine dayalı bir devlet olan Osmanlı, Avrupa’da ki gelişmelerden de etkilenerek tımar sistemini 17. yy’da terk ederek yerine, sıcak para ihtiyacını karşılamak daha doğrusu para ekonomisine tam geçiş sağlayabilmek için devlete gelir getiren kaynakları yavaş yavaş muayyen bedel mukabilinde şahıslara vermeye başladı. İltizam usulü denen bu sistemde şahıslar aldıklarının karşılığını, peşin olarak devlete öderler, sonra gene hükümet kuvvetine dayanarak bunu halktan tahsil ederlerdi. Kısacası devletin alacağı vergiyi peşin olarak devlete verirler, üstüne kendi kârlarını, iltizamı alabilmek için verdikleri rüşveti de ekleyerek bunu halktan zulümle toplarlardı. Devlet ve saray giderlerinin artması, ileri yılların vergilerinin de mültezimlere “tedahül” denilen biçimde önceden peşin satılması gibi iltizama ilerleyen süreçte yeni bir biçim kazandıracaktır. İltizamın bazen kaydı hayat şartıyla/ömür boyu, bazen babadan-oğula geçmek suretiyle sistemleşmesi iltizam sahiplerine bir anlamda mülke bir tasarruf sağlamakta bu da feodal yapıyı oluşturmakta idi. 1856’dan sonra iltizam usulü kaldırılmış sadece aşar iltizamı devam etmiştir[20].

Bir Genelleme adlı konu başlığı altında, buraya kadar, Osmanlı’nın devlet ve toplum hayatı, ama genellikle 16. ya da 17. yy’lara kadar süren Klasik Osmanlı çatısı göz önüne alınarak ele alınmış, ve bu çerçeve içinde Osmanlı Devleti’ne yönelik genel bir bakış oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu arada örnek olması açısından, kurumların ya da sistemlerin nereden nereye geldiğini ortaya koymak niyetiyle ekonomik toprak düzeni ve şeyhülislamlık  konularında, bilinçli olarak Klasik Osmanlı süreci aşılarak 19. yy’a ya da imparatorluğun ortadan kalktığı döneme kadar gelişimleri izlenmiştir. Aslında bunlardan genele giderek, Osmanlı’nın 600 yıllık zaman dilimi içinde ne kadar değiştiğini, Osmanlı’yı bütün olarak değerlendirmenin ya da ona yönelik bir yargıda bulunmanın güçlüğünü anlayabiliriz. Gerçekten bir padişahın dönemi, bir sonrakine bir çok açıdan benzemeyecektir, 1750’lerin Osmanlısı ile 1850’lerin Osmanlısı birbirlerinden çok farklı olacaktır. Kurumsal açıdan yaklaştığımızda da aslında farklı bir şey olmayacak, çok yavaş ya da çok hızlı ama, büyük değişimler yaşanacak ileri gidişler kadar geri kalışlarda söz konusu olacaktır. Bu noktada “Hangi Osmanlı?” sorusunun ön plana çıkması, herhalde beklenen bir durum olsa gerek! Nitekim 15. yy’ın Osmanlı devlet ve toplum modeli, 18. yy’ın devlet ve toplum modeliyle, 18. yy’ın ki ise 19. yy’ın modelinden farklıdır ve bu süreçlerin hiç birisi ortak olamaz. Konularımıza yaklaşırken bunun göz önünde bulundurulması son derece yararlı olacaktır. Osmanlı’yı Osmanlı olarak görebilmek Türk İnkılâbı’nı tanıyabilmek, anlayabilmek açısından son derece önemlidir. İşte, bir dönemin Avrupalısının gözüyle toplarla ilerleyen, gayet nizami harp eden, konvansiyonel silahlarla ilerleyen dönemin süper gücüdür Osmanlı. 19. yy’ın Avrupalısının bakış açısıyla ise bambaşka bir Osmanlı vardır geniş coğrafyasıyla ya da düştüğü durumla emperyalizmin iştahını kabartan.

Bizim, “Hangi Osmanlı?” sorusuna cevabımız genel ve doğal olarak 19. yy’ın Osmanlısı şeklinde olacaktır. Fakat son dönemin Osmanlısını, daha doğrusu Çöküşün Osmanlısını oluşturan sebeplere genel olarak bir bakışla aslında inkılâbın zeminini hazırlayan olayları da ele almaya başlamış olacağız. Çöküş sürecini yaşayan Osmanlı Türk İnkılâbı’na yol açan olaylar dizisi içinde birinci paketimizi; Batı’daki gelişmeler, bir uygarlık oluşturma çabaları ve bunların Osmanlı’yı etkileyerek onu geriye itmesi ya da çöküşe sürüklemesi veya onda bir takım değişikliklere yol açması ikinci paketimizi; 19. yy’ın sosyal ve iktisadi gelişimleri içinde Avrupalı devletlerin Osmanlı üzerinde yürüttüğü politikalar, bunların amaçları üçüncü paketimizi teşkil edecektir. İnkılâba zemin hazırlayan bu üç paketten üçüncüsünün aslında ikinci paketteki sürecin sonucu olarak ortaya çıkmış olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

Şimdi ele almamız gereken soru herhalde şu olacaktır: Bu kadar yerleşik, her açıdan kendisine özgü bir tarz oluşturan Osmanlı, nasıl ve ne gibi etkenlerle çöküş sürecine girecek ve bir inkılâba/devrime zemin hazırlayacak? Bu sorunun aslında son derece kapsamlı bir cevabı var. Fakat bu çok uzun  bir inceleme gerektiren ve “Hangi Osmanlı?” sorusunu tekrar tekrar ele almamızı gerektiren bir iş. Bu nedenle biz mümkün olduğu kadar genellemelerle yolumuza devam etmek durumundayız.

 

Sona Doğru

(Osmanlı Devleti’ni Çöküşe Sürükleyen Etmenler)

17. yy’ın sonundan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesi başlamıştır. Gerileme deyince, genel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki sınırlarının doğuya doğru gerilemesini anlamak gerekir ilk aşamada[21]. Çünkü yapısal ve toplumsal gerileme siyasal gerilemeden önce başlamış olsa bile, su yüzüne çıkması hayli vakit alacaktır[22].

Osmanlı İmparatorluğu, o muazzam sınırlarına fetih ve istila yolu ile ulaşmıştır. Yani imparatorluğun genişlemesi, kuvvete, devletin askeri gücüne dayanmıştır. Zamanla bu kuvvet zayıfladıkça, fetih yoluyla kazanılan toprakları elde tutmak imkanı da zayıflamıştır. Aynı süreç içinde Akdeniz ve Karadeniz çevresi ile Avrupa’da feodalitelerin yerini merkezi krallıklar yani özetle daha güçlü rakipler almaya başlamıştı[23]. Bununla birlikte bir devletin, üzerinde bulunduğu topraklar genişledikçe, bu toprakları merkezi otorite vasıtası ile yönetmekte de güçleşir. Böyle bir durumda, yönetim sistemi olarak, bugün “yerinden yönetim” denen “ademi merkeziyet (décentralisation)” sistemini uygulamak bir zorunluluk olur. Osmanlı İmparatorluğu da böyle yaptı. Lakin vilayetlerin başına getirilen yöneticilerin hepsinin aynı yetenek ve nitelikte olmamaları ve bunlardan bazılarının merkezi otoritenin etkisinden uzak olmanın da avantajını kullanarak, şahsi çıkar ve zaaflarını gerçekleştirme yoluna gitmeleri, özellikle son dönemlerde imparatorluğu ve toplumsal yapıyı sarsan en önemli faktörler arasında yer almışlardır. Üstelik Ademi Merkeziyet Sistemi kuvvetli bir merkezi otoriteye ihtiyaç gösterir. Halbuki Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri bakımdan zayıflaması, merkezi otoritenin de zayıflaması sonucunu vermiştir[24]. Zaten yönetim kadroları Kanuni’den itibaren yetersiz kalmaya başlamış bu da merkezi otoritenin durumunu daha da güçleştirmiştir[25].

Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş ganimeti gibi önemli bir gelir kaynağının fetihlerin sona ermesi ile ortadan kalkması; İç isyanlar, savaşlar ve seferlerin devletin masraflarını arttırırken, diğer yandan ekonomik dengeyi iyiden iyiye bozmuş olmaları; Kanuni döneminden itibaren başta Fransızlar olmak üzere yabancı devletlere verilen kapitülasyonların ekonomik yaraları arttırması; Sarayda kadınların devlet işlerine karışmaları, gibi çeşitli etkenler siyasi çöküşü içerden perçinlemeye başlamıştır[26].

Koca İmparatorluk, sınırları içinde, çeşitli milletleri, dinleri ve mezhepleri, farklı dilleri ve ırkları toplamış bulunmaktaydı. Esasında Osmanlı Devleti bunlara karşı ve özellikle Hıristiyan unsurlara karşı, Avrupa’nın başka ülkelerinde eşine rastlanmayan bir hoşgörü göstermiş, çağın en uygar davranışını yaparak, bunları dini inanç ve ibadetlerinin her türlü uygulamasında serbest bırakmıştır. Doğal olarak, bu farklı unsurların, ilelebed Devlet’e devamlı bir bağlılık ve sadakat göstermeleri beklenemezdi. Devlet zayıfladıkça, Osmanlı’nın geniş hoşgörüsü ile muhafaza ettikleri milli, ırkî ve dini benliklerini ortaya koymaları kaçınılmazdı. Hele Fransız İhtilali’nin hürriyet fikirlerinden (bkz. Batı’daki gelişmelerin Türk İnkılâbı’na etkileri) sonra, bunlar imparatorluk ile bağlarını koparmak için her fırsatı kullanma yoluna gittikleri gibi, özellikle Balkanların büyük devletlerin politik ihtiraslarının çatışma sahnesi haline gelmesi de bunların işine yaramıştır[27].

Yükselme dönemi padişahlarından Fatih, Selçuklu ve Doğu Roma İmparatorluğu’ndan sonra Batı Roma İmparatorluğunu da zaptederek kuvvetli bir saltanat kurmak istemişti. Yavuz Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini tespit etmekle birlikte tüm Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu vücuda getirmek siyaseti takip ederken, Kanuni Sultan Süleyman her iki cepheyi güçlendirmeyi ve Akdeniz’i bir Osmanlı gölü haline getirdikten sonra Hindistan üzerinde nüfuz kurarak “cihan şumül” bir siyaseti uygulamıştı. Ancak, başta da dolaylı olarak üzerinde durduğumuz gibi devletin dahili/iç teşkilâtı ve iç siyaseti, globalleşmeyi öngören böyle bir dış siyaseti desteklemeye yeterli olmamış, bu durum iç kaynakların azalmasına neden olduğu gibi milli güç unsurlarının da yeniden tanzimi mecburiyetini ortaya çıkarmıştır. Buna, durum ve şartlar yeterli gelmediğinden, Osmanlı İmparatorluğu kendi çöküşünü biraz da kendisi hazırlamış oldu[28].

Çöküş sürecinden bahsederken din unsuru üzerinde, hem iç hem de dış zihniyetleri göz önüne alarak durmamız gerekir. Dış zihniyetten kastımız, Ortaçağ’dan  beri, Avrupa’da milletlerarası münasebetler demenin, sadece Hıristiyan devletler arasındaki münasebetler demek olduğudur. Şimdi bir Osmanlı Devleti çıkıyor ve fethettiği topraklarla beraber birçok Hıristiyan halk da bir “Müslüman Devlet”in egemenliği altına giriyor. Hıristiyan Avrupa, -Haçlı Seferleri’nin nedenlerini de göz önüne alırsak- bunu hayli hayli hazmedemedi doğal olarak. Osmanlı Devleti’nin o uygarlık sembolü dinsel hoşgörüsünü, birlikte yaşama alışkanlığını bile, uygarca karşılayamadı. Bu sebeple, bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa’dan kovmanın hırsına (bkz. Şark Meselesi[29]) kapılırken, öte yandan da Hıristiyanlığı İslam’ın sultasından(!) kurtarmayı kendisine kutsal bir misyon edindi 20. yy’ın ilk çeyreğine kadar.

Bütün bunların üstüne, Osmanlı imparatorluğu çağdaş gelişmeleri, ne kültür, ne ekonomik ve ne de teknik alanda, yeteri kadar takip edebilmişti[30]. 15. yy’da Batı’da yavaş yavaş başlayan, daha sonra çeşitli ekonomik ve kültürel olayların etkisi ile hızını arttıran bilimsel, teknolojik ve ekonomik ilerleme, Osmanlı toplumuna çok yabancı gelmiştir. Yüzlerce yıl Batı’dan üstün olduğu, “Avrupa’dan alınacak bir şey yoktur, ancak verilebilecek bir şeyler vardır” inancı ve anlayışı ile yaşayan Osmanlılar özellikle bilimsel gelişmenin dışında kalmış hatta biraz ileride açıklayacağımız unsurlarla kendi kabuğuna çekilmiş Batı’da olup bitenlerle ilgilenmek gereğini duymamışlardır[31]. Bu hal Osmanlı İmparatorluğu’nu içten zayıflatan bir husus olmuştur. Avrupa devletleri arasındaki yakın münasebetler sonucu, ve özellikle Hıristiyan dinine dayanan bir kültür birliği dolayısıyla, herhangi bir teknik buluş, herhangi bir alandaki gelişme, bütün diğerlerine yayılırken, bu yenilikler ve gelişmeler Osmanlı Devleti’ne yeterli ölçüde yansımamıştır. Mamafih, bu yeni gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu’nda da kabulü için yapılan teşebbüsleri, özellikle bağnaz din adamlarının nasıl tepkiyle karşıladıklarını hatırlarsak iç zihniyetten kastımızın ne olduğu rahatlıkla ortaya çıkacaktır[32]. Zaten Osmanlı’nın çöküş sürecinde her alanda hakim olan zihniyet de budur. Osmanlı teokratik bir devlet midir? gibi bir soruya bir çok kesim farklı cevap verebilir. Çünkü burada devreye yine “Hangi Osmanlı?” sorusu girecektir. Kuruluş, Yükseliş dönemleri, hatta Duraklama dönemini de bir kenara bırakalım çünkü hiçbir zaman bu dönemler tam teokratik olarak kabul edilmeyebilir. Fakat son dönem Osmanlısı dine değil, din sömürüsüne, dinin yanlış yorumlamalarına dayalı anlayışı ile kesinlikle teokratiktir. Devletin böyle bir dinî karakter arzetmesi, böyle bir din anlayışının devlet işlerine karışması ıslahat ve yenilik hareketlerini baltalıyor, güçleştiriyordu. Islahatın mutlaka bu anlayışa uygun olması gerekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu karakteri sebebiyle, bu anlayışa sahip din adamları İmparatorluğun kaderi üzerinde söz sahibi idiler. Son dönem devlet uleması, sadece taassup sebebiyle değil, daha çok menfaatleri dolayısıyle tutucu idi ve ıslahata karşı gelirken de, Osmanlı Tarihi’nde sayısız örneği bulunduğu üzere aslında tehlikeye düşen kendi menfaatini de koruyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dinî bir devlet olması, genel öğretimin din adamlarının tekelinde bulundurulmasını gerektiriyordu. Son dönemlerde o eski döneminin en iyi medreselerinden eser kalmamış artık tamamen söz konusu dini niteliği taşıyan öğretim programları Orta Çağ usullerine uygun bir şekilde pozitif bilimlere ve felsefeye yer vermemekte idi. Bu eğitim sisteminin, rüşvet, iltimas ve ahlak buhranı ile birleşince toplumun genel yapısı üzerideki etkileri hakkında fazla fikir yürütmeye gerek kalmayacağı ortadadır.

Askeri kurumların başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere düştükleri disiplinsiz, kayıtsız ve itaatsiz ortam; tımar sistemi yerine kurulan iltizam usulünün insafsız, aşırı ve basiretsiz vergilendirme tarzı; sermaye birikiminin bulunmaması; sınaî üretimin olmaması[33]; sanayi casusluğunun yapılmaması ve dolayısıyla teknolojinin takip edilememesi; kaybedilen topraklarla birlikte yaşanan yoğun göç olgusunun yol açtığı sosyo-kültürel ve ekonomik sorunlar; dışardan alınan borçlar; Batı’daki gelişmeleri yakalamak amacıyla yapılan çalışmaların yetersizliği ve Batı’dan alınan unsurların olduğu gibi alınarak taklit edilmesinin getirdiği başarısızlık vs..., bunlar siyasi, askeri, iktisadi, teknolojik ve sosyo-kültürel açılardan Osmanlı’yı çöküşe sürükleyen sebeplerdir[34].

 

Kurtulma/Kurtarma Çabaları

Siyasi, askeri, ekonomik, sosyo-kültürel ve ahlaki açılardan üzerinde durduğumuz sebepler nedeniyle yavaş yavaş çöküş sürecine giren ve bilinen sona doğru ilerleyen Osmanlı, kendisini, bu durumdan daha doğrusu bilinen sondan kurtarmak amacıyla harekete geçecektir. Osmanlı’nın kendisini kurtarma, tekrar toparlanma çabaları üç şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bunları Islahat Hareketleri, Denge Politikası ve Fikir Akımları gibi üç başlık altında toplayabiliriz.

 

Islahat Hareketleri

Osmanlı İmparatorluğu, 17. yy’ın başlarından itibaren, uğradığı devamlı yenilgiler karşısında Batı dünyasının üstünlüğünü görmeye başlamıştı. Yani Batı’nın üstünlüğü, tehlikeli bir noktaya ulaştığında, Batı’ya karşı koyma endişesi ile ıslahatlar başlamış ve Batı’ya ancak Batı’nın silahları ile karşı konulabileceği sonucuna varılmıştır. Batının askeri yeterliliği, üstünlüğünün nedeni değil bir belirtisiydi[35]. Osmanlı’nın anlayamadığı da aslında bu idi. Bir söz vardır, “İki devlet savaş meydanında karşı karşıya geldiklerinde her şeyleriyle, siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel, bilimsel, teknolojik ve ahlaki alt yapılanmalarıyla birikim ve donanımlarıyla savaşırlar, silahlar sadece bu unsurlardan oluşan bütünün simgeleridir.” şeklinde. Osmanlı, 18. yy’ın ilk yarısında III. Ahmet’ten itibaren, Avrupa  ile kendi arasında mevcut olan mesafeyi kapatmak için bir takım reform hareketlerine girişirken[36] bunları sadece askeri alanda düştüğü durumdan kurtulmak için yapıyordu. Çöküş sürecinin kapsamını göremeyen Osmanlı, sadece bu alanda yapacağı reformlarla durumunu düzeltebileceğini düşünüyordu. Nitekim yaptığı reformlarda bu düşüncenin paralelinde hep sınırlı ve dar kapsamlı olmuştur 18. yüzyıl boyunca.

Osmanlı İmparatorluğunun kapsamlı bir değişime ihtiyacı olduğunu gören ilk Osmanlı padişahı III. Selim’dir. III. Selim, hükümdarlığının, halkın refah ve mutluluğunu sağlamaya yönelik bulunduğuna ve kendisinin de halkın bir hizmetkârı olduğuna inanan bir padişahtı. Ülke yönetiminin her kesiminin yenilenmeye muhtaç olduğunu görmüş ve bu konuda yapılması gerekenler için tavsiye ve teklifte bulunmak üzere bir Meclis-i Meşveret(Danışma Meclisi) kurmuştu. Bu meclise, “sizden rey, benden infaz” demişti. Bir parlâmentonun prototipi sayılabilecek bu meclis teklifleri yapacak, III. Selim bu teklifleri yürürlüğe koyacaktı. “Ölümden gayrı(başka) her hastalığa ilaç bulmak mümkündür” diyen III. Selim, Osmanlı’ya ilaç bulmaya çalışırken, ülkede yenilikleri kaldıracak zihniyet olmadığından, bu uğurda hayatını kaybetti[37].

Selim’in Nizam-ı Cedid(Yeni Düzen) adlı yenilik hareketlerinin iki karşılığı söz konusudur. Biri, yine Nizam-ı Cedid adı ile tanınan yeni bir orduyu ifade etmekte, diğeri bu orduyu da kapsayacak şekilde tersane, donanma ve diğer ocaklardaki ıslah hareketleri ile idare, ilmiye, ktisadi, siiyasi, ticari ve diplomasi (özellikle daimi elçiliklerin kurulması) alanında yaptığı ve yapmayı düşündüğü yenilikleri kapsayan bütün yenilik hareketlerini ifade etmektedir[38]. III. Selim zamanında savaş tekniği kurumlarının düzenlenmesi, eğitim ve öğretimde yenilikler, örneğin Mühendishane-i Bahr-i Hümayun(Deniz Okulu) ve Mühendishane-i Berri-i Hümayun(Topçu Okulu) gibi, Batı tesirlerinin sızmasını da kolaylaştırmıştır.

III. Selim’in herhalde en büyük hatası yeni orduyu kurarken, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayıp, bir süre ikisinin bir arada devam etmesini uygun görmesidir. Bu hata onun ölümüne neden olacaktır. Fakat bu gelişme ileride benzer hareketleri gerçekleştirecekler için iyi fakat pahalıya mal olmuş bir model teşkil edecektir. III. Selim’den sonra tahtta çıkan II. Mahmut ilk önce Yeniçeri Ocağı’nı kaldıracak, yenilik hareketlerine daha sonra  başlayacaktır Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/12/2008 · Kategori: INKILAP TARIHI

ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ

 

GİRİŞ

İnkılâp Tarihi; eski bir devletin yerine yeni bir devletin kurulması olayının sosyo-kültürel, siyasi, hukuki ve iktisadi sebepleriyle birlikte açıklanmasıdır. Yeni kurulan devletin kurumlarıyla birlikte bütün temel özelliklerinin tetkiki, analizi ve anlatımıdır1.

Türk İnkılâp Tarihi, inkılâpla yeni ve modern bir devlet kuran milletimizin yakın tarihidir. Bu tarih dilimi, bir taraftan milli egemenlik ve bağımsızlık mücadelesini içermekte, diğer taraftan da devlet ve toplum hayatında yapılan kökten değişikliklere yer vermektedir. Kurulan yeni devletin siyasi rejimi ise, gerek 20. yy’ın ilk çeyreğinde yaşanan zorlu yılların, gerekse Türk tarih ve toplumunun gerçeklerinin gereği olarak, Türk İnkılâbı’nın amacına, dayandığı temel ilkelere uygun bir şekilde Atatürkçülük (Kemalizm) veya Atatürkçü Düşünce Sistemi çatısı altında Türk devlet hayatına yön vermektedir. Türk tarihinden ve Türk gerçeğinden kaynaklanan Atatürkçülük ve Atatürk İlkeleri, inkılâbımızı başarıya ulaştırdığı gibi devlet varlığımızı sağlamakta, gelecekte de kaderimizi güven altına almaktadır2.

 

Atatürk İlkeleri ve Türk İnkılâp Tarihi Dersi

Devletin iç siyaseti ve milletlerarası politika gibi konuları doğrudan kapsaması;  başta siyasi tarih olmak üzere, anayasa hukuku, amme hukuku ve kendisinin siyasi bir olay olmasından dolayı siyasal bilimlerle yakın ilişki içinde olan Türk İnkılâp Tarihi, 1934 yılından beri yüksek öğretim kurumlarında okutulmaktadır.

Türk İnkılâp Tarihi, 1942 yılında çıkarılan 4204 sayılı kanunla İnkılâp Tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Rejimi; 1968’de İnkılâp Tarihi Enstitüsü İlmi Danışma Kurulu kararı ile Türk Devrim Tarihi; 12 Eylül 1980’den sonra tekrar Türk İnkılâp Tarihi adları ile okutulmuş ve son olarak da Yüksek Öğretim Kurumu’nun(YÖK) kararı ile Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi adı altında üniversitelerimizde ders olarak okutulmaktadır3.

Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinin amacı, yeni yetişen Cumhuriyet kuşağına, aydınlarımıza Cumhuriyetin ve demokrasinin gerçek anlamını tanıtmak; her bakımdan milli bir ruh ve nitelik taşıyan inkılâbımızı, sosyal bünye içerisinde yerleştirmek, geliştirmek ve inkılâpçılık ilkesi çerçevesinde daha ileri amaçlara yöneltmektir. Bu ders, Türk İnkılâbı’nın önce iyi bilinmesini sağlamak ve sonra tanıtmak ve Milli Mücadele’nin mertlik ruhu içinde başarılan eserinin severek, inanarak korunmasını temin etmek için son derece önemlidir. Milli Mücadele ve İnkılâp devrini yaşamış, o dönemi hazırlamış insanların ruhundaki ateşleyici unsuru, sıcaklığı, heyecanı, ulusal çalışma hayatına çıkacak olan genç nesillerimize aşılamak; dönemin toplumsal psikolojisini günümüze yansıtmak; gençlerimizi yaşadığımız inkılâp/devrim prensipleri ile yetiştirip hayata ve göreve hazırlamak; o dönemin azmini, hırsını, idealizmini, iyi niyetini, toplumsallığını günümüze taşımak Atatürk İlkeleri ve Türk İnkılâp Tarihi dersinin başlıca hedefleri arasında yer almaktadır4.

Ders olarak bilimin ışığı altında Türk gençliğini, milli duygularla dolu olarak yetiştirmeyi amaç edinen bu ders, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye’de yaşanan değişimlerin daha rahat anlaşılabilmesini sağlamak, bu hareketlerin karakteristiğini ve özgünlüğünü ortaya koyabilmek amacıyla inkılâp ve benzer kavramların değerlendirilmesi ile başlamaktadır. Bu döneme kadar Doğu ve Batı’da gerçekleşen önemli, etkileri ile insanlığa yön veren başlıca gelişmelere yer verildikten sonra genel bir Osmanlı Devlet ve Toplum Hayatı’na bakışla birlikte, Türk İnkılâbı’na neden olan gelişmeler genellikle Batı-Doğu çatışması daha doğrusu Şark Meselesi çizgisinde ama Osmanlı tarihi perspektifini gözardı etmeden ele alınmaktadır. Yani Osmanlı Devleti’nin çöküş süreci ile aslında, Türk İnkılâbı’na yol açan gelişmeler ele alınmakta ve bu devrim hareketi, Batı’daki gelişmelerle birlikte II. Dünya Savaşı’na kadar bu temel üzerine inşa edilmektedir. Bağımsızlık mücadelesi ile, Türk devlet ve toplum hayatında yapılan değişikler incelendikten sonra yeni devletin iç siyaseti-dış politikası, Türkiye Cumhuriyeti’nin günümüze kadar karşı karşıya kaldığı problemler ve Cumhuriyeti tehdit eden unsurlar ele alınmaktadır. Son olarak, devlet ve toplum hayatımızın düşünsel zemini olan Atatürkçü Düşünce Sistemi ve Atatürk İlkeleri ile dersin konuları tamamlanmaktadır.

 

Kavramlar

Türkiye’de yaşanan değişimlerin, hareketlerin, tarih boyunca Batı ya da Doğu’daki benzerlerinden büyük farklılıkları olmuştur. Yakın tarihimize baktığımızda yine bu karakteristiğin devam ettiğini fark etmekteyiz. Gerek Türk İnkılâbı, gerekse 1960’dan sonra Türkiye’de yaşanan olgular, dünyadaki öteki devrim, ihtilal ve darbelerden değişik çizgilere sahip olmuşlar, hep bize has bir takım özellikler taşımışlardır. Bu nedenden dolayı yaşanmış olan bu süreçlere çeşitli kesimler tarafından farklı isimler verilmiştir. Üstelik bununla da yetinilmeyerek bize has/bize özgü unsurlar taşıyan bu hareketler, klasik kalıpların içerisine/çerçevesine sokulmaya çalışılmıştır5. Buna bazı ideolojik çelişkiler ve korkularda eklenince olguların isimleri sık sık değiştirilir hale gelmiştir. Doğal olarak böyle yaklaşımlar günümüzde bir kavram kargaşasına yol açmaktadır. Yalnız şunu ifade etmeliyiz ki önemli olan olguya verilen isim ya da kavramın adı değildir, önemli olan ve üzerinde durulması gereken olgunun ya da kavramın beyinde oluşturduğu izlenimdir. Eğer beyinde doğru izlenim oluşuyorsa gerisi hiç de önemli değildir. Bu sebeple burada bazı kavramların tanımlarını vererek, bunların birbirleri ile karşılaştırmalarını yaparak, toplumlarda değişiklik meydana getiren hareketleri tanımaya çalışacağız.

Toplumlar tarih boyunca durmadan değişikliklere uğramışlardır. Bu değişiklikler ya, yavaş yavaş toplum bünyesini sarsmadan, hırpalamadan meydana gelen değişiklerdir ya da çok çabuk toplum bünyesini sarsarak meydana gelen değişikliklerdir.

Sosyal ve iktisadi yapıları belirli bir düzeyin üstüne çıkan toplumlarda yavaş yavaş gerçekleşen ve toplum bünyesini sarsmadan meydana gelen değişmeye evrim veya tekâmül denmektedir[1]. Tekâmülün/evrimin kelime anlamı, ilerleme, gelişmedir. Tekâmülde diğer bir çok değişim hareketinde olduğu gibi hızlı bir aksiyon ve zorlama yoktur, olaylar çok yavaş gelişir[2].

Sosyal ve iktisadi yapıları yeterince gelişmemiş olan toplumlarda ani, derin, kökten ve genel olarak meydana gelen değişmelere inkılâp/devrim denmektedir.

Latince kökenli olup révolvere kelimesinden gelen, İngilizce karşılığı revolution, Fransızca karşılığı révolution olan inkılâp, Arapça kökenli bir kelimedir ve kelime anlamı ile değişmeyi, bir halden başka bir hale dönmeyi ifade eder. Dilimizde, özellikle kullanım dilinde inkılâp, devrim kelimesi ile eş anlamlıdır[3].

İnkılâp/devrim kelimeleri dilimizde iki anlamda kullanılmaktadır. Dar anlamı ile inkılâp, sosyal hayatta ve sosyal müesseselerde belli yönlerden radikal değişmedir. Bu değişme, gelişme şeklinde ve genel anlamda ele alacağımız asıl büyük devrimin ana amacına uygun olarak gerçekleşir. Yani, devlet eliyle memleketin sosyal hayatının ve kurumlarının, makul ve ölçülü metotlar ile köklü bir surette yenileştirilmesi söz konusudur. Bu anlamda inkılâp daha çok reform niteliğindedir.

Milliyetçilik prensibinin doğal bir sonucu olarak dil ve tarih inkılâpları, batılılaşma prensibinin de sonucu olarak Şapka ve Harf İnkılâbı’nın kabulü ve devletin laikleştirilmesi, dar anlamda inkılâbı ifade eder. 1961 Anayasası’nda da yer alan Atatürk Devrimleri deyimi, dar anlamda alınan devrimlerin topunu birden belirtmek üzere kullanılmıştır. Türk İnkılâbı veya Atatürk Devrimi denildiğinde, geniş ve şumullü/kapsamlı anlamı ile Kurtuluş Mücadelesini de içine alan Büyük Türk İnkılâbı ifade edilir[4]. Bu anlamı ile yani asıl konumuz olan geniş anlamıyla inkılâp basit bir olay değildir. Bir ülkenin sosyal bünyesinin kökten ve genel olarak değişikliğini ifade eder. Önemli bir halk hareketi olarak görülür ve genellikle kuvvet kullanımını gerekli kılar. İnkılâp, yeni bir sosyal düzenin yerleşmesi amacına yönelik olarak da bir tür iktidarı ele geçirme tekniğidir[5].

İnkılâp, kavram olarak bir bütündür. Eski bozuk düzenin yıkılmasını ve onun yerine yeni düzenin kurulmasını içerir. Atatürk’e göre de inkılâp bu kapsam da tanımlanmıştır. Ata’ya göre inkılâp, “mevcut müesseseleri zorla değiştirmek” demektir. “Türk  Milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek müesseseleri koymuş olmaktır.[6]

Bir devletin temel hukukunun, idare etme tarzının, teşkilat ve kuruluşlarının, sosyal yapısının, gelenek ve kurallarının ani, şiddetli ve kökten değiştirilmesi, bir sistemden diğer bir sisteme geçilmesi şeklinde kapsamlı olarak tanımlayabileceğimiz inkılâp kavramı üç safhada/aşamada/evrede gerçekleşir. Bunlar hazırlık, eylem ve yeniden düzenleme/yapılanma aşamalarıdır. Birinci aşamayı teşkil eden fikri cephe (hazırlık aşaması ya da düşünsel evre), cemiyette değişiklik fikrinin, tohumlarının atıldığı ve geliştirildiği devredir. Düşünürlerin, yazarların, filozofların hazırladıkları ve yön verdikleri devredir.

İkinci evre, hazırlık evresinin tamamlanmasından sonra gelir ve aksiyon safhasıdır. Eylemin, hareketin yapıldığı, düzenin yıkıldığı dönemdir. Yani ihtilal dönemidir. Bu dönem üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü, ihtilal ve inkılâp sık sık birbirleriyle karıştırılan kavramlardır. Görüldüğü üzere ihtilal, inkılâbın eylem aşamasıdır ve mevcut otoriteye karşı gelmeyi, zora başvurmayı öngörür[7]. Bir devletin mevcut siyasal yapısını, iktidar düzenini ortadan kaldırmak için, bu konudaki hukuksal kurallara başvurulmaksızın, zor kullanılarak yapılan geniş bir harekettir, şeklinde ihtilali tanımlayabiliriz. Toplumda, halk arasında siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda oluşan farklılıklar sonucu meydana gelen ihtilaller, aslında aralarında dengesizlik bulunan bu sosyal unsurların birbirleriyle en aşırı biçimde çarpışmasıdır[8].

Etimolojik anlamı ile karıştırmayı, düzensizliği ve karışıklığı ifade eden, yıkıcı, ani ve altüst edici hareketleri çağrıştıran ihtilal, yeniden düzenleme aşamasını içermez ve ifade etmez. İhtilal ve inkılâp kavramlarının özellikle bu nedenden dolayı karıştırılmaması son derece önemlidir[9].

Üçüncü ve son evreyi, yıkılan, bozulan düzenin yerine bir yenisini kurma fiili/eylemi teşkil eder. Yeniden kurma ile inkılâp başarılmış olur. İnkılâp, siyasi ve hukukî kimliği olan bir topluluk içerisinde, eskilerin yerini yeni bir idarenin, yeni bir düzenin ve yeni müesseselerin almasıdır. İnkılâpla topluma, eski duruma göre ileri bir nitelik taşıyan, ileri bir fikre dayanan yeni bir düzen ve değer getirilmesi zorunluluğu vardır. Eğer devrimle vücut bulan yeni durum, eskisine göre geri bir nitelik taşıyor ise, bu bir inkılâp değil bir irticadır. Burada ilerleme değil gerileme olmuştur. Geçmişe dönüş, eskiyi geri getirme demek olan irtica, toplumu ileriye yönelten yeni dünya anlayışına ve toplumun medeni/çağdaş ihtiyaçlarını yeni baştan düzenleme anlayışına karşı gelme demektir.

İnkılâbın kıstası yani ölçütü, ileriliktir. Toplumda ilerilik kriterini belirtecek olan şey ise değer yargılarıdır. İnkılâbın ilerilik ve geriliğini de değer yargılarının ışığı altında incelemek gerekir. İlerilik ve geriliği tayin keyfiyeti, zamana, topluma ve dünya görüşüne bağlı olarak değiştirilebilir. Değer hükümleri toplumun takdirine bırakılan hükümlerdir.

İnkılâp/devrim eskimiş olanı, gereksiz olanı, ahlaksız olanı yıkacak, bunu kendi ahlakı, zihniyeti adına yeniden yapacaktır. İnkılâp aynı zamanda daha yüksek bir adalet idealine ulaşma ihtiyacının da ifadesidir[10].

İnkılâbın temel olarak üç unsuru/elemanı bulunmaktadır. Birincisi; inkılâp, her şeyden önce bir halk hareketidir. Halk hareketi olması inkılâbın sosyal yönünü ortaya koymaktadır.

İkinci olarak; inkılâp, mevcut düzeni yıkma olayıdır. Mevcut düzenin yıkılması, mevcut hukuk düzenine karşı gelmeyi, kanuna aykırı olarak harekete geçmeyi gerekli kılar. Dayanağını direnme hakkında bulan bu toplum hareketi, eskimiş, yıpranmış ve iktidarda bulunanların zorla devama çalıştıkları eski düzenin yıkılmasını öngörmektedir.

Üçüncü olarak; inkılâp, yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı amaç edinmekle inkılâbın yeni bir hukuki düzen olduğu, gelecek hukuk düzeninin geçerliliğinin temelini teşkil ettiği anlaşılır[11].

İnkılâp/devrim ile karıştırılan kavramlardan isyan; kanunlara ve emirlere karşı gelmeyi, meşru otoriteyi cebir yolu ile değiştirmeyi amaçlar. İsyan teşkilatlı bir grubun mevcut politik ve sosyal düzeni ani olarak değiştirmek amacıyla başvurduğu şiddet hareketidir. İsyanda devlet kuvvetlerine karşı gelme söz konusudur.

Bu hareket ihtilal ve inkılâptan farklıdır. Onlar gibi önceden yapılmış plan, program ve stratejiye dayanmaz, tam tersine şahsi/kişisel tecrübeden fikre giden harekettir, birdenbire ortaya çıkar, devamlı değildir, uzun sürmez ve genel halk kitlesine dayanmaz. Tabii ki bu hadise hukuk kurallarına aykırıdır. Yalnız bir ihtimal bir ihtilalin başlangıcını oluşturabilir.

Ayaklanma ve başkaldırma ise, isyanın başlangıcını teşkil eden, plansız ve programsız hareketlerdir. İki hareket arasında ufak bir fark vardır. Ayaklanma daha çok meşru düzene fiilen karşı gelmedir, yani bu hareket ile mevcut iktidara karşı gelinmektedir. Başkaldırma ile ise, mevcut iktidar, düzen açıkça tanınmamaktadır, reddedilmektedir.

Hükümet darbesi; devletin bünyesinde bulunan resmi teşkilat veya kurumlardan birinin isyan ederek mevcut hükümeti devirip iktidarı ele almasına denmektedir. Bu hareket ile sadece ve sadece iktidardaki kişiler değiştirilir, toplumun sosyo-kültürel, siyasi ve iktisadi yapısına dokunulmaz. Mevcut sistem ve rejimin üzerinde köklü değişiklikler yapılmaz. Yalnızca işlemeyen kurumların daha uygun bir tarzda çalışmalarını temin etmek için bazı tedbirler alınır[12].

Islahat; düzeltme, iyileştirme, yoluna koyma anlamındadır. Batı dillerindeki karşılığı “reform”dur. Reform; yeniden şekillendirme, düzeltme, iyileştirme anlamına gelmektedir. Islahat yada reformlar mevcut hükümetler tarafından yapılırlar. Kurumların aksıyan yönleri veya kurumun tümü düzeltilir ya da değiştirilir. Yavaş yavaş ve mevcut kanunlara uygun olarak gerçekleştirilen bu değişimler ile devlet bünyesi sarsılmaz[13].

Son olarak, ileriye yönelmek hedefiyle yola çıkan tüm değişimlerin temel hedefi olan çağdaşlaşma kavramı; Batılılaşma, modernleşme ve uygarlaşma gibi sözcüklerin karşılığı durumundadır. Aslında çağdaşlaşma her alanda, en ileri dünya standartlarını yakalama olarak açıklanabilir. Önemli olan bu hareketin nasıl gerçekleştirileceğidir. Zira gerek çağdaşlaşma gerekse  Batılılaşma gibi kavramlar yanlış değerlendirildiğinde taklitçilik, kültür erozyonu, dış kültür emperyalizmi, ekonomik sömürge durumuna gelme vs. gibi hiç hoş olmayan olguların ortaya çıkmasına neden olabilir. İşte bu noktada bizim açımızdan bilinçli çağdaşlaşma kavramını tanımlamak yerinde olacaktır. Türkiye için çağdaşlaşma, Batı medeniyetindeki ilmi hayatı, rasyonel düşünme tarzını ve modern tekniği almaktır. Çağdaş olmanın birinci şartı, kendi kimliğini reddetmemek, faydalı gelişmelere açık olmak ve kendi dışımızdaki dünyayı fark edebilmektir. Çağdaş olabilmek, çağımızın bütün insanlığa sunduğu maddi ve manevi kültür unsurlarından ülkemizin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre alabilme, kullanabilme ve değerlendirebilme sanatıdır, kabiliyetidir[14].

 

İnkılâbın Hukuksal Dayanağı

İnkılâbın bir evresini teşkil eden ihtilal, mevcut düzenin zor kullanılarak yıkılmasıdır. Vatandaşların zulme, yani haksız ve kanunsuz idareye karşı direnme hakkı, aksiyon olarak kendini ihtilal, isyan veya hükümet darbesi ile gösterir. Başarı sağlayan ve gayesine erişerek yıktığı düzenin yerine yenisini kuran ihtilal meşruluk kazanırsa inkılâp adını alır. Böyle hareketlerin başarılı olabilmesi için de kesinlikle büyük halk kitlelerinin desteğini alabilmesi, halkın bu hareketi benimsemesi gerekmektedir.

Zor kullanarak mer’i düzeni değiştirmenin kaynağı, hukuki dayanağı, zulme karşı direnme hakkı, ihtilal hakkı gibi anlayışlar yüzyıllardır tartışma konusu durumundadırlar. Bu anlayışları kabul edenler gibi reddedenler de bulunmaktadır. Doktrinde/öğretide zulme karşı direnme hakkını, Martin Luther, Jean Calvin, Hugo Gratius, Kant ve Hobbes gibi felsefenin önemli isimleri tanımamaktadır. Buna karşılık Konfüçyüs(MÖ 551-479), Epiküras(MÖ 342-271), Saint Thomas d’Aquin, John Locke, Fichte, Duquit, Esmein ve Hauriou gibi düşünürler zulme karşı direnme hakkını, başka bir ifade ile, ihtilal ya da daha kapsamlı bir hareket olan inkılâp gerçekleştirme hakkını savunmuşlardır.

Öğretiyi bir kenara bırakıp, belirli bir zamanda belirli bir ülkede uygulanan, yürürlükte bulunan hukuka yani pozitif hukuka aynı konu üzerinden yaklaşırsak diyebiliriz ki 18. yy’dan beri, insanları hukuksal açıdan bağlayan bir takım vesikalar, hukuki metinler dolaylı ya da doğrudan zulme karşı direnme hakkına yer vermektedirler. 1776 Amerikan İstiklâl Beyannamesi zulme karşı direnme hakkını kabul etmekte ve açıklamaktadır. 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi ve 1791 tarihli Fransız Anayasası’nın 33. ve 35.nci maddeleri bu hakkı ilan etmektedirler. Bunlardan başka bizde, Türk Anayasa hukuku bakımından önemli olan 1808 tarihli Sened-i İttifak, ayana, sultanın keyfi muamelelerine karşı direnme hakkını tanımaktadır. Günümüze doğru geldiğimizde, modern anayasaların da zulme karşı direnme hakkına dolaylı bir şekilde yer vermekte olduklarını görmekteyiz. Bu arada belirtmeliyiz ki 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin önsözünde “insanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasının” ilanı, zulme karşı direnme hakkının önemini milletlerarası planda da değerlendirmiştir[15].

 

İnkılâbın Hukuki ve Meşru Bir Şekil Alması

İhtilal yapan fiili hükümetin, kanuni hükümet haline gelebilmesi için, önce kendi varlığını meşrulaştırması ve meşru bir hükümet haline gelmesi lazımdır. İhtilal, iktidara geçmek hırsı ile değil, cana kıymak hırsı ile değil, savunmak için yapılmalıdır. Fiili bir hükümetin meşruluğu için bazı şartlar ileri sürülebilir. Bu hükümetin; kamuoyunun tasvibini/onamasını kazanması ve halkın fiili hükümete katılması; emniyet ve asayişi temin etmesi ve memlekete bütünlüğü ile hakim olması; adaleti rehber kılarak, genel hukuk prensiplerine uyması bir zorunluluktur. İhtilal yapan yeni idare, yeni hükümet, halkın kabul etmesi ile, halkın bu idareyi benimsemesi ile geleceğinin daimi ve devamlı olacağı şeklinde görülmeli ve halka da güvenlik sağlamalıdır. Fiili iktidar, kanuni değildir fakat yukarıda belirttiğimiz hususlar çerçevesinde meşru olabilir. Bir ihtilal yıktığı hukuk düzenine göre kanuni sayılmaz. Fakat  ihtilalin bizatihi kendisi yeni kurduğu düzenin hukukunu yaratır ve kendisini kanunlaştırır. Özetle ihtilalden daha kapsamlı olarak inkılâp şeklinde düşünürsek, bu, eski hukuk düzenine göre meşru ve kanuni değildir fakat yeni, kendi kurduğu hukuk düzenine göre kanuni ve meşrudur, diyebiliriz.

Yeni iktidar, yalnız iç hukukta değil, uluslararası  hukukta da, insan haklarına gösterdiği saygı ve milletlerarası yükümlülükleri yerine getirmekle meşruluğunu gösterme imkanına sahiptir. Ancak bu yeni devletin milletlerarası camiaya girebilmesi için diğer devletler tarafından tanınması gerekmektedir. Tanıma, eski devletlerle yeni devlet arasında hukuksal ilişkilerin dayanağı olmaktadır[16].

    

Türk İnkılâbı/Devrimi Hakkında

Türk İnkılâbı amaç, hazırlanış ve uygulama yönünden diğer klasik (Fransız ve Rus İnkılâpları) inkılâplardan çok farklılıklar göstermektedir.

Fikir yönünden hazırlık, inkılâbın kaynağını teşkil eder. Fransız İhtilali’ni hazırlayan fikirleri, Fransız yazar ve fikir adamları Voltaire, Montesquieu, Diderot, Rousseau yüzyıllar boyunca çalışma ve eserleri ile ortaya koymuşlardır. Türk İnkılâbı bir doktrin[17] hareketinin sonucu değildir ve bir doktrine de bağlı değildir. Türk İnkılâbı Osmanlı Devleti’nin tarihi kaderine tabi olması gibi bir sonuçla karşılaşılması üzerine önce bir olay sonra da bu olaya bağlı bir fikir olarak ortaya çıkmıştır. Yani Türk İnkılâbı’nda fikri cephe ya da hazırlık dönemi diyebileceğimiz süreç gerçekleşmemiştir. Türk İnkılâbı’nda içte yaşanan ihtilal dönemi de mevcut değildir. Bizim hareketimiz klasik inkılâplardan farklı olarak işgale karşı milli mücadele, bağımsızlık ve egemenlik savaşı ile başlamıştır. Bu süreç şekil olarak belki Türk İnkılâbı’nın ihtilal dönemi olarak kabul edilebilir. Hazırlık dönemi ise daha çok inkılâplarla birarada oluşmuştur yani yeniden düzenleme aşamasıyla içiçedir diyebiliriz[18]. Üstelik Türk İnkılâbı’nda ilk önce parçalanmaya karşı örgütlenilmiş ve bir devlet kurulmuştur. Bu zaten başlı başına bir inkılâptır. Bağımsızlık savaşını da bu yeni devlet yapacaktır.

Klasik inkılâplar, kargaşa ve düzensizlik evresi olarak karşımıza çıkan ihtilal süreci üzerinde yükseldiklerinden ‘zorlayıcılık ve baskı’ öğesi bunlarda çok ağır basar. Bizim inkılâbımızın temelinde ise bu öğelerin derecesi ve şiddeti çok azdır. Ancak başlangıçta bazı çevrelerin direncini kırmak ve onları disipline etmek için ölçülü, hiç de aşırı olmayan bir zor kullanmaya gerek duyulmuştur.

1789 Fransız ve 1917 Rus İnkılâplarından farklı olarak Türk İnkılâbı’nda inkılâbın hazırlığını yapanlar, fikri yönden olgunlaştıranlar ve onu aksiyon alanında başarıya götürenler aynı kişilerdir. Klasik inkılâplarda her aşama da farklı kadrolar rol alırken, Türk İnkılâbı’nda tüm aşamaları aynı kadro sırtlayacaktır.

Son olarak diyebiliriz ki, diğerleri yüzyıllara yayılırken Türk İnkılâbı büyük ölçüde çok başarılı bir şekilde oldukça kısa bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiştir[19]. Türk İnkılâbı’nın başarısından bahsetmişken bir konuyu daha açıklığa kavuşturmakta yarar var sanıyorum. Bir inkılâbın başarısı liderine ve daha da önemlisi plan ve programına bağlıdır. II. Meşrutiyet hareketi içerisinde aktif olarak rol alan İttihat ve Terakkiciler yaptıklarını büyük bir devrim olarak değerlendirmişler ve çevrelerine öyle yansıtmışlardır. Aynı dönem içerisinde Mustafa Kemal onları yoğun bir şekilde eleştirmiştir. Eleştirilerinde iki ana unsur bulunmakta idi. Birincisi lider, ikincisi plan ve program eksikliği idi. İttihatçılar kendilerini hep Meşrutiyet’in ilanına endekslemişler, sonrasını hiç hesaba katmamışlardı. Türk İnkılâbı’nda hazırlık dönemi yoktur fakat aslında bu süreç 1907 Misak-ı Milli’sinden de rahatlıkla anlaşılacağı gibi Mustafa Kemal’in kafasında tamamlanmıştır[20]. Yalnız bu noktaya gelinmişken, bir konuya daha açıklık getirmek yerinde olacaktır. Türk İnkılâbı ve Türkiye Cumhuriyeti durduk yerde ortaya çıkmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkış sebeplerini, ancak Osmanlı’nın içinde bulabiliriz. Üstelik bu yeni yapılanmanın bir takım önemli dinamikleri doğrudan doğruya 1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla Türk toplumunda yaşanmaya başlanan, liberalleşme ve demokratikleşme açısından da son derece önemli değişimlerin ortaya çıktığı sürecin içinden gelmektedir. Bununla birlikte “Türk İnkılâbı’nın hazırlık aşaması yoktur.” şeklinde bizi kesin bir yargıya götüren sebep, Osmanlı aydın ve yöneticilerinin, imparatorluğu böleceği endişesi ile hep demokrasi ve cumhuriyet gibi kavramların karşısında olmalarıdır. Oysa ki Türk İnkılâbı’nın ve yeni devletin temel anlayışları bu kavramlara dayanacaktır. Zaten 1839 yılı ile başlayan, Osmanlı devlet ve toplum hayatında önemli değişikliklerin yapıldığı, bir çok atılımın gerçekleştirildiği II. Meşrutiyet dönemini de kapsayan sürecin amacı mevcut sistem içerisinde ya da parlamenter monarşi sistemi içerisinde Osmanlıyı geliştirip, güçlendirmek ve yıkılmasını önlemektir[21)

 



1 Hamza Eroğlu, Türk İnkılâp Tarihi, Ankara 1990, s.2.

2 Hamza Eroğlu, a.g.e., s.1.

3 Hamza Eroğlu, a.g.e., s.2-6.

4 Hamza Eroğlu, a.g.e., s.3,4.

 

5 Saadet Altay, Devrimler Ansiklopedisi, İstanbul 1991, s.269.

[1] Hamza Eroğlu, a.g.e., s.7-14.

 

[2] Veli Yılmaz, Fikri Temizkan, Atatürk İlkeleri ve İnkılâpları, İstanbul 1994, s.25.

 

[3] Hamza Eroğlu, a.g.e., s.7.

 

[4]   Hamza Eroğlu, s.13.

 

[5] Hamza Eroğlu, s.9.

[6] Hamza Eroğlu, s.10,27.

 

[7] Hamza Eroğlu, s.7-15.

 

[8] Yılmaz, Temizkan, a.g.e., s.25; Eroğlu, s.7-15.

 

[9] Bülent Tanör, Kurtuluş (Türkiye 1918-1923), İstanbul 1997, s.14; Hamza Eroğlu, a.g.e., s.8.

[10] Hamza Eroğlu, a.g.e., s.16.

 

[11] Hamza Eroğlu, a.g.e., s.14,15.

 

[12] Hamza Eroğlu, a.g.e., s.12.